! ALLAHU EKBER !

edi nizanim ez çi bejim ?/bilmem ki artık ne söyleyeyim...

Kategori: _ _ _

                                   Kalbiniz taşdan da taş değil ya…?

“Su yok

Elektirik yok

Yakacak yok

Yiyecek yok

Yakıyorlar,yıkıorlar,öldürüyorlar…Biz Gazzede büyük sıkıntılarla karşı karşıyayız.Büyük bir işgal altındayız…” diyordu Esam… Filistin’li Esam…Feryat ediyordu ve cevap bekliyordu.Müslümanlardan, hâla onurlu olduğunu düşünen kardeşlerinden…

Neredesiniz Ey Muhammed ümmeti ? Neden hâla sesinizi çıkarmıyorsunuz ? Hiç mi içiniz sızlamıyor ? Taş mı oldunuz ? Ama ”taşlardan öyleleri var ki yarılıp ondan su fışkırır-göz yaşı misali- öyleleride var ki Allah korkusundan yuvarlanır.” (Bakara 74) Yoksa sizin yürekleriniz şairinde dediği gibi ‘taşdan da mı taş kesildi?’ Yada M.Akif’in ifadesiyle “His yok, haraket yok, acı yok..leş mi kesildin ? /Hayret veriyorsun bana sen böyle değildin ?” Şimdi susma vakti değil, farkında değil misiniz ? “Ümmetin kızlarının, kızlarınızın ırzına geçilirken neden peygamberce bir duruş sergilemiyor sunuz? Unutulmamalı ki bir yahudinin müslüman bir hanımın başörtüsünü çekmesiyle başlamıştı ‘Beni Kaynuka savaşı’[1]… Peki şimdi nerede peygamberi önder edinen müslüman yiğitler ? !

Hiç mi Nisa 75’i okuyup üzerlerine alınmıyorlar ? Yoksa gerçekten hislermi köreldi ? “Gözler kör olmaz, asıl göğüslerde ki kalpler kör olur “ (Hac 46)

Peki şu hadisi bilmeyen var mı? "Mü'minler birbirlerini sevmekte, birbirlerine acımakta ve birbirlerini korumakta bir vücuda benzerler. Vücudun bir uzvu hasta olduğu zaman, diğer uzuvlar da bu sebeple uykusuzluğa ve ateşli hastalığa tutulurlar."( Buharî, Edeb 27; Müslim, Birr 66 ) ya da şu hadisi

Müslüman kardeşinin derdiyle dertlenmeyen bizden değildir”

“Kendisi için istediğini Müslüman kardeşi için de istemeyen gerçek mümin değildir...”

''Müslüman, müslümanın kardeşidir. Ona zulmetmez, onu yardımsız bırakmaz. Mümin, mümin için bir binanın tuğlaları gibidir. Onlar birbirini tamamlarlar.'' …

Peki bunları bile bile görmezden gelmek,orda bizden yardım bekleyen kardeşlerimize yardım etmemek,Allah’ın hidayet etmeyeceği kimseler safına geçmeye çalışmak neden ? !

Harakete geçmek için hâla neyi bekliyoruz ? Alemde ziya kalmasa,halk etmelisin,halk !/Ey elleri böğründe yatan, şaşkın adam, kalk ! (M.A.Ersoy)

Orada ki çocuklar su dahi bulamazken burada çocuklarımıza muzlu sütler içirmek doğrumu ? -helede bu sütler nestle danone gibi boykot edilmesi gereken markalarsa…- Onlar oarada yakacak dahi bulamazken evlerimiz hamam gibi… Filistin neden hâla gündemimizde değil , bilmeyemi korkuyoruz?Yoksa ‘bütün mutlulukları habersiz olmak’ olanlardan mı olduk ? Boykot malları almada neden bu kadar ısrarlıyız ? Hiç mi çekinmiyoruz Rabbimizden ? İsrafa neden dur diyemiyoruz ? Bizi engelleyen nedir ? Yada neden aşamıyoruz engelleri ?? Hatırlatmalıyım ki ''Bir kul, müslüman kardeşinin (kurtuluşu için) çalıştığı müddetçe, Allah’da (cc) o kulun hacetini giderecektir.'’ (Tabarani).Biz o kardeşlerimiz için ne yaparsak bize ahirette dönecek inşaAllah.Biz buna iman etmişiz.

‘LA İLAHE İLLALLAH ‘ Diyenler artık tevhid’in size gerektirdiği şekilde yaşayın ! Yüzüstü çok süründük artık ayağa kalkalım !! (orj.N.F.K.-Çile)    Susmak kabul etmektir, sabretmek değil ! Hiçbir şey yapamadık en azından o kafirleri, zalimleri desteklemekten vazgeçelim.Yada imanın en zayıf mertebesini seçelim; kalplerimizle buğz edelim.Bari bunu samimice yapalım.

Ve son olarak "Kabul olunması açısından duaların en süratlisi insanın başka birine onun arkasından yaptığı duadır." (Buhari) hadisini hatırlayarak o kardeşlerimize dua edelim. Allah’a dua edelim ki Irak’ta, Afganistan’da, Filistin’de ve dünyanın çeşitli yerlerinde devam edegelen zulüm ve feryatlar sona ersin! Allah’a dua edelim ki bizim ellerimizle devirsin küfrü ve takipçilerini ! ... ش 


[1] Bkz:İ.S.SIRMA. M.Dönemi ve Cihad sf: 46-47 / Yahudi Meselesi sf: 37-40

 

Şeyma Nur Enes.

17:38 - 24/3/2008 - yorum {0} - yorum yaz


Kardeşliğin Adı Var...

Kategori: _ _ _

İslam bir bütündür. Bu bütüne teslim olanların da kendi aralarında bir bütünlük içinde olmaları gerekmektedir. Çünkü bu dinin Sahibi böyle istiyor:

“Gerçekten sizin bu ümmetiniz tek bir ümmettir. Ben de sizin Rabbinizim, öyleyse bana kulluk ediniz” (Enbiya-92)

Tek Rab…Tek ümmet…
Ancak tek tek değil, topluca kulluk ediniz…

Kuşkusuz kollektif bir kulluk için önce kardeş olmak gerekiyor…Kardeşlikten kopuk bir kulluk düşünülemez ve sürdürülemez…Tevhidi bilincin yaşamda yankı bulması da ancak müminlerin birlikteliği ile mümkündür. Çünkü; kardeşlik bağı arızî değil, asli bir bağdır…Bu bağ “Hablullah-ALLAH’ın ipi” üzerinden gerçekleşen bir bağdır…Koparamazsınız…

Şayet iman etmiş iseniz, kardeşlik müessesesinden istifa edemezsiniz…

Kardeşlik aktini fesh edemezsiniz…Çünkü bu sözleşme ihtiyari değil zaruridir…

Kardeşlik birlikteliğinin talakı yok ki! Boşanamazsınızda…

Bu durumda kaderimizi kardeşlerimizin kaderi ile bütünleyerek; irademizi kardeşimizin iradesi ile bileyerek; özgürlüğümüzün ancak kardeşlerimizin özgürlüğü ile tamamlanacağını bilerek, İslami sorumluluklarımızı sürdürebileceğimizi görüyoruz…

Zira; uhuvvet, kuvvettir…Vahdet, rahmettir…

İslam kardeşliği bir hayat nizamı ve yaşam modelidir…Mekke de “Daru’l-Erkam”a baktığımızda;”Medine kardeşliği”ni incelediğimizde bunu göreceğiz…Bu projenin sahibi Hz. Muhammed (sav) dir…”Ficar Günleri”nden gelen Mekkelilerle, “Buas Günleri”nden gelen Medineliler “Bünyan-ı mersus (kurşunla kaynatılmış duvar)” misali bir “kardeşlik duvarı” ördüler..Bu duvarın harcında velayet,vesayet, merhamet, muhabbet, ünsiyet, ülfet, şefkat ve vahdet vardı…Şirkin, nifakı, ifsadın saldırı komplo ve tuzaklarını bu duvar ile kırdılar…

Medine de 120 yıllık bir savaştan sonra Evs ve Hazrec bu bilinçle “kardeş” oldular…Bu birlikteliği kendileri için tehlikeli gören Yahudi Şemmas b. Kays gibilerinin fitnelerini “ALLAH’ın ipi” ne sarılarak boşa çıkardılar…

Çünkü Kuran böyle emretmişti:

“Hep birlikte ALLAH’ın ipine sımsıkı sarılın ve sakın tefrikaya düşmeyin.ALLAH’ın üzerinizdeki nimetini hatırlayın. Hani siz birbirinize düşmanlar idiniz de O, kalplerinizi birleştirmişti.O’nun bu nimeti sayesinde kardeş olmuştunuz. Siz bir ateş çukurunun kenarında iken sizi oradan O kurtarmıştı.Hidayete eresiniz diye ALLAH size ayetlerini böyle açıklar.”(Ali İmran-103)

ALLAH’ın müminlere ihsanı kardeşlik nimeti…İslam toplumunun omurgası; kardeşlik…Nefret tohumlarını çürütecek…Şefkat ve merhamet yüklü bir kardeşlik…

Kurtuluşun adresi: Hablullah ve Habibullah…Kardeşlik bağını güçlendirmek için ALLAH’ın ipine tutunmak ve ALLAH Rasulü’nün örnek ve önder kişiliğinde buluşmak mecburiyeti altındayız…

Gerçek böyle iken; kardeşlik nimetini tepmek, küfran-ı nimet olmaz mı? Kardeşleri yok saymak nankörlük değilse nedir? Kardeşlerine karşı mağrur, müstağni, mütekebbir bir tutum ALLAH’ın hışmını çekmez mi? Müminler arası velayetin işlemediği durumda iş nereye varır?

Kardeşliğin zorunlu kıldığı sahiplenme, dayanışma ve yardımlaşma durduğu zaman, bunun nasıl bir felaketin habercisi olduğunu Kur’an bize bildiriyor ;

“Kafirler birbirlerinin velileridir. Eğer siz bunu yapmazsanız( birbirinize yardım etmez ve dost olmazsanız) yeryüzünde büyük bir fitne ve büyük bir bozgunculuk(fesat) olur.”(Enfal-73)

Günümüz dünyasında İslam coğrafyasının farklı bölgelerinde bu fitne ve fesadın farklı tezahürlerine tanıklık etmiyor muyuz?

Bağdat’ta yaşanan Şii-Sünni çatışmasını nasıl yorumlayacağız? Kanı akıtılan da, akıtan da aynı kıbleye dönüyorsa bunu nasıl izah edeceğiz? Çeken de çektiren de…Sürünen de, süründüren de…Vuran da, vurulan da…Ezen de, ezilen de…Aynı peygamberin ümmeti olmakla övünüyorlarsa…Ne yapmak lazım?

Yıkılan kardeşlik duvarının altında bir gün bizde kalabiliriz…Şayet bu kıyıma, yıkıma ilgisiz kalırsak…Sarsılan ümmet binasını, çatırdayan kardeşlik duvarını güçlendirmede gecikir isek bu bizim felaketimiz olmaz mı?

Müslümanlar arası kavganın galibinin olamayacağını biliyoruz. Bu iç kanama ile şeytan ve şeytani güçlerin elinin güçlendiğini görmemek için basiretin kör olması gerekiyor…

Bu tablonun arka-planına indiğimiz de sonucun emperyalist zorbaların tuzaklarıyla nasıl örtüştüğünü göreceğiz…

Washington’da Ortadoğu formu yöneticisi Daniel Pipes niyetini gizlemiyor:

“Sorun militan İslam, çözüm ılımlı İslam.”

Batılın/Batının başını ağrıtan, uykularını kaçıran bir İslam var…Peki, Batı ne yapmak istiyor? İslam’ı İslam’la vurmaya çalışıyor…İşgal ve istila ile yapamadığını Müslüman’ı Müslüman’a kırdırtma politikası ile elde etmenin hesabında…

ABD’nin Siyonist güdümlü politikalarının mimarlarından Zbigniew Brzezinsky niyetini gizlemiyor, daha açık konuşuyor:

“Bundan sonra savaş Müslümanlarla diğerlerinin savaşı değil, Müslümanlarla Müslümanların savaşı olacaktır.”

Bu söz bir öngörü değil, bir stratejidir…ABD-İsrail-İngiltere şer ittifakının İslam topraklarında ektiği fitne tohumları uç vermeye başladı bile…Etnik, mezhebi, coğrafi, tarihi ayrılıklar kaşınıyor…Fitne kıvılcımları tutuşturuldu, bu yangın tüm ümmeti tehdit ediyor…Türk-Kürt…Arap-Acem…Şii-Sünni…Selefi-Sufî…Kavgalar büyüyor…Faşizanlaşan, fanatikleşen taraflardan feraset bekleyebilir miyiz? Irkçı, dilci, renkçi, derici, uluscu, bölgeci, sınıfçı kutuplaşmalar beraberinde bağnazlığı, bağyi ve belayı getiriyor…İslam kardeşliğinin menşei, menbaı, mesnedi unutuluyor…Tevhid ve takva bilincinden uzaklaşan kitleler, kana ve kafatasına dayalı bir kardeşlik savrulması yaşıyorlar…Kardeşlik asabiyete, aşırılıklara ve atalete kurban gidiyor…

Seküler bir zeminde, müteal olandan uzaklaştıkça kardeşlik dikiş tutmuyor, kişilikler oturmuyor…Liberal bir mantalite ile gelişen süreçte; hiçbir disipline gelmeyen, kayıt-kural tanımayan, ortak sorumluluk almayan, “bireyci” anlayışlar benimseniyor…

Ümmetin yaşadığı kan kaybının nedenlerine baktığımızda şunları görüyoruz…

Bireyselleşme…Müslümanlarla birlikte olmanın sıkıntılarına katlanmadan, yalnızlığın rahat ve rehavetini tercih etme anlayışı hızla yaygınlaşıyor…Sonuçta yalnızlaşan zamanla yabancılaşan, “Bireysel Müslümanlık” kabul görüyor…Ümmet, vahdet, cemaat, kardeşlik nostaljik bir takıntı olarak görülüyor….

Bencilleşme…”Benlik zindanı”nı aşamamış, “ben merkezci” bir açmazın girdabında insanlarımızın zayiatı gün geçtikçe büyüyor…

Dünyevileşme…Yaşam ufku dünya ile sınırlı, hesapçı, hazırcı, hazcı, şimdici, dünyacı insanların gündemine ortak hedefleri, dertleri davaları koyabilmek oldukça zor…

İşte bu gibi nedenler kardeşliğin önemini, ödevini, hükmünü, erdemini unutturuyor…Sosyal ilişkilerde bencil ve taassupça tavırlar..Büyütülen basit ihtilaflar…İnsaf ve adaletten uzak davranışlar…Sürekli bir gerilim…Kısır döngüler…İç çekişmeler…Kişisel hesaplaşmalar…Rahmet ve merhametten mahrumiyete dönüşüyor…Sonuç; ya içe kapanma, ya karamsarlık, ya da kopuş ve kaçış oluyor…

Ümmet yorgun düştü…Toplumsal bir yorgunluk…Küfürle mücadele bizi yormadı…Biz birbirimizi yorduk…Sorun burada…Halbuki, yorgunluğu atmalı, yarınlara dönük yaşamalıyız…

Bugün neden bir kardeşlik rüzgarı estiremiyoruz? Söylemlerimiz heyecan vermiyor…Çağrılarımız yankı bulmuyor…Niçin mi?

“ALLAH’a ve Rasülü’ne itaat edin ve çekişip birbirinize düşmeyin, çözülüp yılgınlaşırsınız, gücünüz gider. Sabredin. Şüphesiz ALLAH sabredenlerle beraberdir.”(Enfal-46)

Artık mugalata, münakaşa, münazara, mübareze zamanı değil; diyalog günlerimiz olmalıdır…Birbirimizi dinlemek ve anlamak için…Ortak konuşma zeminlerimiz gelişmelidir…Sorunlarımızı seviyeli bir dille, soğukkanlılıkla tartışabildiğimiz platformlarımız oluşmalıdır…Kapalı kapılar ardında bunca yıl bekledikten sonra , kapımızı Müslümanlara açmakta daha fazla gecikmemeliyiz…Kendi özelimizde yapısal çalışmalarımız, diğer Müslümanlarla kardeşleşmemize engel oluşturuyorsa, grup asabiyetine düşmüşüz demektir…Kardeşlik tasavvurumuz lokal sınırları aşan bir çaptadır…Faaliyet alanları, araçları, teknikleri, tarzları farklı olsa da müştereklerden hareketle kuşatıcı, yapıcı, tamamlayıcı bir dil ve yöntem yakalayabiliriz…Sorumluluklarımızı organik bir zeminde yürütürken, sorunlarımızı diyalog ortamlarında çözebiliriz…

Bunun içinde, öncelikle böylesi bir diyalog sürecine ikna olmalıyız ve önemsemeliyiz… Nasıl bir kabulle yola çıkarsak çıkalım, ister imani bir gereklilik olarak alınsın, ister siyasi bir zaruret olarak görülsün, mutlaka böylesi bir sürecin işlemesi gerekiyor… Bu süreçte diyalog da öncelikler belirlenmeli ve en önemlisi diyalogun “hukuku” ve “ahlakı” ortaya konulmalıdır. Adalet ve ahlakın oturmadığı ortamlardan hayırlı sonuçlar beklememiz boş bir avuntudur…
Diyalog yolu ile en azından Müslümanların doğrudan birbirini tanıma, anlama fırsatı doğacaktır. Dolaylı, önyargılı bilgilenme ve değerlendirmelerin önüne geçilecektir.

“Kişiye yalan haber olarak her duyduğunu söylemesi yeter.” uyarısı, şu iletişim çağında bizlere neler hatırlatıyor? Eksik, yanlı, yanlış, bilgi ve bulgularla bir yargıç edasıyla yargıladıklarımızla nasıl bir yol ayrımına geldiğimiz gözler önünde… İtici, kırıcı, yıpratıcı, bir dil, bizim dilimiz olabilir mi?

“ALLAH’tan bir rahmet sayesinde onlara yumuşak davrandın. Eğer kaba, katı yürekli olsaydın onlar çevrenden dağılır giderlerdi… (Ali İmran-159)”

Kendi dışındakileri “Fırkayı dalle” gören fırkacı, fırsatçı, çıkarcı, sığ anlayış kısa vadede prim yapıyor gibi gözükse de, bu mantık iflah etmez bir mantıktır…
Bu konuda rabbani kriter bize çok net sınırlar çiziyor:

“Muhammed ALLAH’ın Rasulüdür. Ve onunla birlikte olanlar kafirlere karşı şiddetli, kendi aralarında merhametlidirler… (Fetih-29)”

“..(Onlar) müminlere karşı alçak gönüllü, kafirlere karşı ise güçlü ve onurludurlar…” (Maide 54)

Müminlerin kardeşliğini kabullendikten sonra nasıl bir hukuk omuzlarımıza biniyor

“Canımı kudret elinde tutan ALLAH’a yemin ederim ki, bir kul kendisi için istediği hayırları kardeşi içinde istemedikçe iman etmiş sayılmaz…” buyuruyor, ALLAH’ın Rasulü…

Kendisi için ağlayan Müslüman, kardeşi içinde ağlamadıkça imanı ile çelişmekten nasıl kurtulur?…

Yeryüzünde akan kan bizim kanımız…Yıkılan haneler bize ait…Bu kan ve hüzün karşısında imanımız nasıl bir tepki veriyor? Kardeşlerimizin ölümü yüreklerimizi
ne kadar acıtıyor? Yüreklerimizde mi bir sorun var? İmanımızda mı bir aksaklık var?

“İman etmedikçe cennete giremezsiziniz. Birbirinizi sevmedikçe iman etmiş sayılmazsınız” nebevi uyarısı kimin için?

Birbirini “öteki”leştirerek, iterek; öteler ötesine nasıl yürüyeceğiz?

Yaşadığımız dünyada Müslümanlarla ilgili çok farklı fotoğraf kareleri önümüzde duruyor. Kimi kareler yüzümüzü ağartırken, kimilerinden dolayı içimiz kan ağlıyor…

Lübnan’da Şii ve Sünni Müslümanların birlikte aynı camide Cuma namazı kılmaları yüreğimize su serpti…Bu resme hasret kalmıştık…Bu tablo Bush’u çıldırtan bir tabloydu…

Ancak, acı ama gerçek…Bir fotoğraf daha var…Bağdat’ta çekilen resim…Kardeş katliamı…Sünni’ninde, Şii’ninde kanı bizim kanımız değil mi? Şiilerinde, Sünnilerinde gittikleri camilerin kıbleleri Kâbe değil mi? Peki, bu kan neden? İzahı yok?! İşte bu resim Brzezinsky’i sevindiren ve haklı çıkaran bir karedir…
Bu durumda yaşananlardan bizim payımıza düşen nedir? Kendi uhdemize düşen sorumluluğu hatırlayabiliyor muyuz?

Kardeşler arası sorunları “ıslah etmek” gibi bir mecburiyetimiz yok mudur?

Hatta dahası var, Peygamber (sav)in dilinden kardeşlik sorumluluğunun nerelere kadar uzandığını görelim…Efendimiz(sav) :

“İster zalim olsun, ister mazlum olsun, mümin kardeşinize yardım ediniz.”buyurdu. Ashabdan biri:

“Ya Rasulallah, mazlum olan kimseye yardım ederim, fakat zalime nasıl yardım edebilirim?”dedi. Rasul-i Ekrem (sav):

“Zalimi zulmünden alıkorsun, işte bu ona yardımdır.”(Buhari)


Bu çerçevede ne yapmamız gerekiyor?
Önce duyarlılık… Sonra sorumları çözmek için diyalog…İletişim; ilgi duymaktır…Gündemine almak ve dert edinmektir…Ehli Kitab’a ilgi duyduğu kadar, Ehli
Kıble’ye ilgi duymayan diyalogcularımızın bu konuda iyi düşünmeleri gerekiyor…

Kardeşlik hakları ihlalleri devam ediyorsa başka ne yapabiliriz? Islah operasyonları…Unutulan farz; “iyiliği emretmek, kötülükten yasaklamak” görevi…Daha da olmuyorsa, haksızlıkta direten tarafa karşı adalet üzere bir karşı çıkış…Taki zulüm izale oluncaya kadar mücadeleye devam…

Çünkü kardeşlik vazgeçilmezimizdir…Mahza rahmettir…

Kardeşliğe yükleyeceğimiz ruh ile sıcak ve samimi bir iklimi yakalayabiliriz…İşte o sıra, zor zamanlarda kardeşlerimizi yanı başımızda bulmamız mümkün olacaktır…Ayaklarımızın tökezlediği bir anda ellerimizden tutuverdiklerini, tam da ateş dolu bir uçurumun en kenarında iken bizi kucaklayıp çektiklerine şahit olacağız…

Bundan böyle monolog değil, diyalog diyoruz…

Birde fırkayı naciye, kimin fırkayı nariyeden olduğunun tartışmasını Hesap Görücü’nün hesap gününe bırakalım…

Çağrımız; sırat-ı müstakime…Uzun söze ne hacet!

 

Ramazan Kayan.

16:58 - 28/9/2007 - yorum {0} - yorum yaz


çok değil 10 yıl öncesi...

Kategori: _ _ _

Yaşamın onca yükü tam da üstüme çökmüşken, bunalmışken şimdiki zamandan, cemaatten eski bir tını ulaşıverdi kulağıma.Dîlimi(gönlümü) susturamasamda, dilimi susturayım bari diye düşündüğüm bir anda kulağıma ve yüreğime gelen ezgiler hem dilimi,hemde göz pınarlarımı hareketlendiriverdi.

Dönüverdim o tadı damağımda kalan çocuk saflığıyla süslü günlerime. Evimize giren ilk melodik kaseti hatırladım.Kuzenimin hediyesi işte afganistan adlı bir kasetti. Küçücük çocuk yüreğimde afgan dağlarındaki kucak kucak karı ve yaz gibi sıcak bizim evimizi mukayese etmeye çalışırdım. Annemin ekmek kırıntılarını şekerli süte katıp bize yedirdiği ve ekmek ufaklarının çöpe gitmesinin günah olduğunu söylediği günlerdi o günler. O zamanlar evimizde adım atacak yer bırakmayan mobilyalar, buzdolabımıza sığmayan yiyecekler yoktu. Elimize ekmek arası bir şeyler alıp dışarda yemeyi ayıp sayardık o zamanlar. Diğer çocukların nefsi çeker, ekmek kırıntıları yere dökülür de üzerine basılır diye çekinirdik. O zamanki bizden yaşça biraz daha büyük abilerimiz kendi aralarında program düzenleyip camide kardeşlerine hayat iman ve cihad alnımızn yazısı ezgilerini söylerdi.. Şimdiki abilerden farklıydılar yani.

Sonra o zamanlar bir Demet Kültür Sarayı vardı her ihtiyacımıza cevap veren. tiyatro salonu, konferans salonu, sinema salonu... Sinemalarımız vardı gözyaşlarıyla seyrettiğimiz. minyeli abdullah serisi, yalnız değilsiniz serisi, kelebekler sonsuza uçar-iskilpli atıf hoca, sütçü imam...

O zamanlar büyüklerimizn ihtilafa düştüğü konular başörtüsünün gerekliliği ya da bir makama gelmek için verilmesi gereken tavizlerin nereye kadar olması gerektiği değildi. O zamanki ihtilafların tartışmaların konusu çocuklara oyuncak bebek alınmalı mı, çarşaf giyinmek farz mı değil mi, küçük kız çocuklarının pantolon giymesi caiz midir vs idi. O zamanlar ezgiler kulağımıza şeytanlar tek değil ki kovsana kovsana,diye fısıldardı; başörtüsünün bizim için en güzel seçim olduğunu atsalarda kor ateşlere yılmamamızı söylerdi. Sanırdım ki o zamanlar insanlar diriliş muştularını dinlerse kalpleri dirilir. Nerden bilirdim ki o ezgileri dinleyenlerin üzerine bir gün ölü toprağı serilecek.

Döneceğiz Mekke der hüzünlenirdik, ortadoğudaki bağdata ağıtlar yakardık, Biz Rahmanın kullarıyız kullarına kul olmayız der adı için yaşamaktan söz ederdik. Parolamız Sabır savaş zaferdi. Dilimizden düşmeyen marşımız Ö.Karaoğlundan dinlediğimiz la ilahe illallah idi. umut sancısı çeker işte hayat böyle ağlarken gülebilmek derdik. mescidi-i aksayı görürdük düşlerimizde. Davetim onadır(M.Demirci-M.Emin Ay) kasetini saatlerce dinler yine de bıkmazdık.

Öyle günlerdi o günler. Ben çocuktum; koca koca hayallerim vardı. Kendimden büyük mücadelelerim, küçücük yüreğime büyük gelen imanım vardı. Büyüdüm şimdi. Sahi ne zaman büyüdüm ben?? Demet Kültür Sarayı yıkıldığı gün mü, yoksa mücadele etmekten vazgeçtiğim gün mü? Ya da küçücük bir çocukken başımı örtmediğim için beni ayıplayan amcalardan, teyzelerden ne olursa olsun okumanın ve çalışmanın faziletlerini dinlediğim gün mü? Büyüdük; hep beraber büyüdük; belkide küçüldük.

Keşke hep çocuk kalsaydım. Keşke hiç görmeseydim o küçük çocuğun hayran olduğu, yüreğine aldığı koca çınarların bir rüzgarla yerlere serildiğini. Hiç olmazsa o küçük çocuğun cesaretini, onurunu, hayallerini muhafaza edebilseydim de; o devrilmiş çınarların arasındaki küçük fidandan bir çınar yetiştirebilseydim...

 

Hala yüreğiyle Kurşun gazelini söyleyip sakarya türküsünü okuyanlara selam olsun!

Kurşun Gazeli

Savaşa girdin kalbim bin yara aldı beni
Ne denli acı varsa aradı buldu beni

Seni bir bomba gibi taşımak bu göğüste
Bir Ebubekir kıldı bir Ömer kıldı beni

Kurmak bize düştü bu kalbi sökülmüş çağı
Buyruk en ağır yükün altına saldı beni

Atıldık kurşun gibi kentin alanlarına
Bir kaç put ve taş gördü birden irkildi beni

Parça parça bir yürek delik deşik bir bağır
Bir beş değil sevgili bin kurşun deldi beni

Bir de bakışlarındır kurşun gözlerin senin
Kılı kıpırdamadı el gördü geldi beni

Yine seni özlemek birikti bir dağ gibi
Ve yürüdü üstüme altına aldı beni

Bir katılık döşenmiş upuzun bulvarlara
Adım atar atmaz bir donma aldı beni

Böyle çıktım alana ve yürüdüm yürüdüm
Ne görebildi kimse ne anlayabildi beni

Ve put alanlarından geçtim İbrahim gibi
Bir savaş bildi beni bir eylem bildi beni

Osman Sarı

"Ey Rabbimiz! Bizi ve bizden önce iman etmiş olan kardeşlerimiz bağışla. Kalplerimizde iman edenlere karşı hiçbir kin bırakma! Ey Rabbimiz! Şüphesiz sen çok esirgeyici ve çok merhametlisin."

17:57 - 18/8/2007 - yorum {0} - yorum yaz


Son Sayfa Sonraki Sayfa
Hakkımda

Ana Sayfa
Profilim
Arşiv
Son Karalamalar
- edi nizanim ez çi bejim ?/bilmem ki artık ne söyleyeyim...
- mataramda tuzlu su
- today was a very sad day...
- Mehmed Yolcu Hocamdan iki yeni kitap !--biraz geç oldu ama--
- mahmud az-zahar
- GAZZELİLER MISIRA GEÇERKEN
- Ablamdan bir yazı :)
- Benim Şiirim /Nurullah GENÇ
- Alnımızın Çatı
- ŞEHİD İMAM HASAN EL BENNA'DAN GENÇLİĞE TAWSİYELER
KaRDeşLeR
YOLNAME
musab46
asimsalih
ARVASILER
mnelam
receppiskin
bennur76
sumeyyegs
sevgiyolcusu
desertofrose
yaraliserce
medinedezaman
nurdersleri
rufeydem
tugbatugba
anadoluhaber
intifada3
vanarvas
darusselaam
mySUN
salat20
ebuhureyyre
sirad
hubeyb33
ahid77
sehidaneysehid